FacebookTwitter

Kent ve Toplum – Güncel Durumumuz Üzerine Bir Kritik

By on Tem 5, 2018 in Kent Sosyolojisi | 0 comments

Share On GoogleShare On FacebookShare On Twitter

Öncelikle kentleri ele alırken onları deyim yerindeyse zaman içerisinde oluşan ve gelişen sosyo-kültürel, sosyo-politik ve de sosyo-ekonomik canlı organizmalar olarak kabul etmeliyiz. Bu süreç içerisinde nev-i yapılarına münhasır bazı özgün şemalar oluştururlar ve bununla bağlantılı olarak oluşan bu şemalar içinde barındırdıkları unsurların kurgusu, mekanların düzeni ve günlük yaşam pratikleri çevresinde beliren rutinlerin birleşimi ile ortaya çok katmanlı bir yapı çıkar ve sonucunda, görece uzunca bir süreci kapsasa da kentsel kimlik oluşur. Bunlardan bahsederken salt insan bazlı etkileri göz önünde bulundurup; coğrafya, iklim koşulları, makro ölçekte bulunduğu konum gibi fiziksel etkiler ve ekonomik/demografik yapı gibi parametreleri tabii ki yadsımıyorum lakin benim vurgulamak istediğim nokta şey şudur ki: kent, insan ve oluşturulan mekan, çevre ile uyumlu ve ütopik ya da distopik bir harmoni ile hareket eder. Ayrıca, günümüz dünyasında, modernite ve postmodernitenin tarih sahnesindeki seyrinin gündeminin büyük bir bölümünü oluşturan kentler, globalleşme hareketlerinin merkez alanı olmuştur.

Fakat biz bu yazıda kenti ele alırken insan odaklı bir yaklaşım yöntemi üzerinden gideceğiz.

Aldo Rossi’den sevdiğim bir alıntıyı aktarmak istiyorum: “Doğanın nesnesi, kültürün öznesiydi şehir.”

Mekanın diyalektiğini kültürel eksen doğrultusunda verilen kararlar ve değer yargıları belirler. Burası bakış açımızı güçlendirmek konusunda önemli bir nokta çünkü ‘kent deneyimi’ olarak adlandırdığımız olgunun bireyler üzerindeki tesiri ve tezahürü bu oluşumlar doğrultusunda şekillenmektedir lakin es geçilmemesi gereken bir konu da bu olguların tüm faktörler ile beraber kümülatif bir birikim ile zamandan zamana şekillendiğidir. Bulunduğumuz çevrenin diyalektiği -ki bunu mikro ölçekte kişisel alanımız, ölçeği büyüttüğümüz takdirde ev, sokak, mahalle, …, dünya, evren gibi birbiriyle daimi bir ilişki içerisinde olan çeşitli yapı taşları ekseninde genişletebiliriz.- tüme etki eden her şeyin artısı ve eksisiyle beraber, çoklu bir harman ile formunu alıyor oluşunu bize anlatıyor olmasına rağmen yine görece, dengesinin zamanla çeşitli yönlere doğru ağır bastığı bir durum hasıl olur. Kentin de kültür gibi baskın bir tavrı sıklıkla gözlemlenebilir. Bu baskın tavır ve kent kültürü içerisinde bireylerin kimileri bu yapı ile yüksek bir uyum yakalar, kimileri ise onu başkalarıyla paylaştığı, müşterek bir muharebe alanı olarak görür.

Antrparantez bir duruma dikkat çekmek istiyorum: Kentsel kimlik aynı zamanda yaşanmışlıklar ile beraber bir kentsel bellek de oluşturur. Bir yeri, kenti yahut mekanı okurken/değerlendirirken fonksiyon içeriklerinden yaşanmışlıklara, gelişim ve değişim hareketlerinden, mimari özellikleri ve yerleşim eğilimlerine kadar çeşitli değişkenleri göz önünde bulundurmalıyız.
ve maalesef kent de, çevre de, mekan da politiktir. “Çünkü güç olgusunun sınandığı, yansıtıldığı, dayanışma ve çatışma halinin yaşandığı en somut sahne mekandır.” Biz bu güç olgusunu geniş anlamda düşünürsek olaya ‘siyasi iktidar’ gibi sığ bir kutuptan ileri götürüp ilişkiler düzleminde bir etkileşim alanı olarak bakmak zorunda kalırız.

Şimdi iki paragraf öncesine dönelim,

Nitekim, günümüzden yaklaşık iki nesil öncesine, kentleşme pratiklerimizin henüz yaşandığı dönemlere gittiğimizde köyden kente göçüşün yol açtığı kültür aktarımları ile birlikte daha sabiliğinde olan kentlerimizin bu çeşitli düşünce yapılarının oluşturduğu çatışmaların buhranları doğrultusunda geliştiğini görüyoruz. Genellemelerden hoşlanmamakla beraber, biz bu aşamalara Avrupa ile neredeyse paralel başladık lakin sonrasında her alanda olduğu gibi işin felsefesine eğilip kendi düşünce altyapımızı oturtmaktan imtina ettik. Somut örnekler vermek gerekirse: Sinemada bolca örneğine rastladığımız, kente yabani olan fakat savaşarak, tırnakları ile kazıyarak kendine bir konum edinmeye çalışan kişileri düşünün. Taşra-Kent çelişkisini iliklerimize kadar hissettiğimiz bu dönemlerde aynı şu an farklı ülkelere iltica edip kendi kültürlerini adapte etmemekte direten ve bulundukları coğrafyanın kültürüne mugayir hareket ederek kendilerini istemlice bir ötekileştirme durumuna sokan vatandaşların eylemlerini sergilediler. Buraya kadar bahsettiklerimden kesinlikle kent iyidir, taşra kötüdür gibi bir polemik malzemesi çıkarılmamalıdır çünkü değindiğim asıl mesele bu iki farklı yapının doğaları gereği temsil ettikleri düşünceler noktasında çatışma içerisinde olmalarıdır. Birisinde değerlerin muhafazası yoluyla bir varoluş ve aktarım söz konusu iken diğerinde anın dinamiklerine göre hiza alan yeni pratikler ve değerler çevresinde bir konumlanma vardır. Birinin hakim ideolojisi vardır, diğerinin ise ideolojiler ile oluşturduğu hibrit bir yapısı. Mamafih tam da bu sebepten ötürü polifonik ama yeltek/değişken/kararsız bir yapı ile tekdüze ama nispi olarak daha stabil bir yapıyı aynı kriterler doğrultusunda karşılaştırmamamız gereklidir.

Yine çok sevdiğim bir alıntı ise “Bizim kentlerimiz taşra kültürüyle harmanlanmış tatsız bir çorba gibidir.”

Kesinlikle öyle çünkü bizim insanımız kentleşmedi, kentli olmak istemedi. Mekanın sosyo-kültürel yapısını taşra potasında eritmeye çalıştılar. Bu inatçılık, bu baskın tavır ise hem kavramsal hem de nesnel düzlemde büyük bir yozlaşmaya sebep olmuştur. Bunun neticesinde kente, yere, mekana karşı bakış açımız mesneti sağlam olmayan bir düşünce yapısı üzerinde şekillenmek zorunda kaldı. Sokaklar ve yollar toplumsal etkileşim alanlarından ziyade sirkülasyonun sağlandığı aktarma araçları olarak gördük. Meydanlarımızı siyasal/toplumsal öfke birikiminin boşaltıldığı siyasi mekanlar olarak kullandık ki çağdaş yaklaşımlar ortaya çıkana kadar tüm dünyada meydan fazlasıyla siyasi ve politik bir alan olarak görülmüştür hatta Monarşi dönemi Fransa, Nazi Almanyası, Sovyetler Birliği ve niceleri buraları çeşitli yapılar ile beraber bir güç imajı ve propagandası çizmek amaçlı kullanmışlardır. –İroniktir ki biz mekânsal pratiklerimizi İkinci Dünya Savaşı dönemindeki ideolojilerin şekillendirdiği uygulamalar doğrultusunda gerçekleştiriyoruz. Nihayetinde toplumun bazı zamanlar tepkisini kusması tüm hükümetler ve toplumsal beka açısından faydalıdır fakat fazla dallanıp budaklanmamak için şimdilik siyasal mekandan uzaklaşmak istiyorum. Bu konuya başka bir yazıda bilahare ‘kamusal alan’ çerçevesinde değineceğim. Fakat son bir örnek teşkil etmesi açısından siyasi yönlendirmelere bir misal de Cumhuriyetimizin ilk döneminde şekillendirilmeye çalışılan yeni toplum yapısıdır. Bu yapıyı oluştururken mekânsal pratikler pek tabii göz ardı edilmemişti. Milli bir üslup ve yaşam biçimi oturmaya çalışırken eski İstanbul görsellerinde sıkça rastladığımız plaj kültürü, parklarda ve bahçelerde kadın/çocukların yer alması, sinemaya gitmek gibi o dönemin dinamiği içerisinde kültürel faaliyetlerde bulunan bir toplum ve heykeller, meydanlar, devlet yapıları.

Bizim aydınımız da aristokrat sınıfımız da modernleşme kültürünü ekseriyetle Fransız düşünürlerden edinmek istemiştir fakat burada da çok önemli bir hata yaptık çünkü devşirmeye çalıştığımız bu düşünce altyapısı ile doğudan gelen mirasımız bizi bir arada kalmışlığa doğru itiyordu. Kişisel olarak Fransız toplumculuğundan ziyade her alanda alman rasyonalizmini tercih ederim lakin bu da bizim coğrafyamızın insanının kolay uyum sağlayabileceği bir düşünce değil çünkü ‘toplumsal gen’ kavramı buna engel oluyor. Fikir altyapısını geliştirmek için kararlı, stabil ve sürekli bir irade sergilemek gerekli. Yine bizim modernleşmemize ket vuran şeylerden birisi maalesef ki bu başat ve yozlaşmış toplum görüşüdür. Hemen yan tarafımızda Avrupa aristokrasi, burjuvazi, köylü, kentli, orta halli gibi çeşitli toplumsal katmanları oluşturup, deneyimleyip bunlardan ders alarak üstüne koyduğu için ufak bir durağanlığın ardından kopup giderken –Rönesans sonrasında akılları başlarına geldi ve fark açtı gidiyorlar- biz çok geç kalmamıza ve yandaki muazzam kümülatif bilgi birikimine rağmen feyz almaktan aciz, geçmişin adapte olmamış mirasına takılı kalarak kendi potansiyelimizi törpülüyoruz.

Açıkçası kentlerde de beklenen oldu. Kentleşme pratiklerimiz – hangi kesim olduğu hiç fark etmiyor, siyasi ideolojilerden bağımsız – kontrolsüz ranta dayalı, istemlice bir görmezden gelme, anı kurtarma politikası ile gerçekleşti. Ne kadar karşı olsam da diktenin dahi yanlışını yaptık. Kendimizce vasıflı batı kurnazlığından ziyade vasıfsız şark kurnazlığı sergiledik. Karmaşık kurguları nasıl daha basite indirgeyebilirizi konuşmak yerine her seferinde bu arap saçından hallice keşmekeş ortamına bir düzensizlik daha ekledik. Bizim kentsel kompozisyonlarımız bu yüzden bozuk. Toplumsal yapıyı okuyamıyoruz, analiz edemiyoruz ve bundan mütevellit hikmetinden soğan olmaz durumlara takılıp kalıyoruz. Toki Konutları olarak adlandırdığımız şeyler mantık ve uygulama olarak ikinci dünya savaşı sonrası ihtiyaç duyulan acil konut stoğunu karşılama amacıyla yapılan sosyal konutların karşılığıdır. Avrupa’da ve Amerika’da toplum çeşitli badireler atlatıp bu oluşumlara itiraz etti. 1940-1970 dönemine kadar devam eden bu yapılaşmalar sonradan silinip gitti. 50 sene öncesinin fikir dünyası ile iş yapmaya kalkıyoruz. Bizdeki İstanbul-Bedrettin Dalan/Adnan Menderes ve New York-Robert Moses eşleşmesi manidardır… Maatteessüf bizim şanssızlığımız bir Jane Jacobs’ımızın olmayışıdır, kendisinin yazdığı ‘Büyük Amerikan Şehirlerinin Ölümü ve Yaşamı’ okumaya değer bir kitaptır ve sokak/sokak kültürü/toplum etkileşimi başlıklarında muazzam bir bakış açısı kazandırır.

Ayrıca yukarıda bahsedilen itirazların vurucu örneklerinden biri ise Pruitt-Igoe konutlarıdır. Hatta bir belgeseli vardır, buradan izleyebilirsiniz.

Kentin asıl besleyici unsuru olan mekansal ayrışmalar göz ardı ediliyor. Bir şehre hibritliğini katan, çoklu yapıyı biz homojen bir toplum tezahürü olarak geliştiriyoruz. Daima kişiler ve kutuplar güdümünde hareket edip özgün bir mekânsal yaklaşım sergileyemiyoruz. Kentleri modern ve postmodern olarak iki açıdan ele alırsak ilki kültür mirası ve somut yapı stoğunu barındıran birim, ikincisi ise deneyimlerin ve hazların çevresinde şekillenen bir kültür öbeği olarak görülebilir. Günümüzdeki hakim görüş ise Kamusal mekanın alışveriş merkezlerine kadar indirgendiği, sokakların rengini kaybettiği, insanların kapalı kapılar ve siteler arasında gizlendiği, sosyal hayatı ve etkileşimi ancak gösteri toplumunun gereklerince kullanmayı meşru gören eğreti bir yaklaşım.

Buraya kadar güncel duruma dair bir oradan, bir buradan genel bir bakış açısı vermeye çalıştım fakat özellikle ana tema olması gereken kentleşme, kamusal alan, toplumsal/mekansal bellek gibi konular var bu yüzden sonraki yazıların her birinde ayrı ayrı bu başlıklara yoğunlaşarak gitmekte fayda görüyorum.

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir